YAŞAMIN LABİRENTİNDEKİ İNSANLAR:
“FERNANDO KRAPP BANA MEKTUP YAZMIŞ”
“Fernando Krapp bana mektup yazmış.” Bu tümceyle başlıyor oyun. Kırmızı tüllerden oluşan dekorun önüne, birdenbire hem gerçek, hem de imgesellik dikiliyor. Julia (Tilbe Saran), zengin erkek Fernando Krapp (Selçuk Yöntem) ile evlenecek, ama ardından imgelerinde yaşattığı insanla, Kont’la (Bekir Aksoy) karşılaşacaktır. Kibar, soylu, güzel konuşan bu genç adam, Julia’yı gerçek ile düş arasında sürükler. Julia artık duyguları, hayalleri ve gerçeğiyle baş başadır. Derken, iç dünyasının gelgitlerine kapılan Julia için sorgulama dönemi başlar ya da başlatılır. Sorgulamalar, Julia’yı gerçeğin derinliklerine batırır. Krapp, karısı için her zaman bir çıkış yolu bulsa da, Julia için bu çıkışlar, esasında birer çıkmazdır. “Gerçek üstüne bir deneme,” giderek gerçeklerin araştırılmasına, kendi kendimize gerçekle ilgili, ilişkili sorular sormamıza bizi yöneltir. Yaşamla karşı karşıya kalmışızdır artık. Aşk ve nefret, herkes için aynı mıdır, ayrı mıdır? Gerçeği, ne denli tanırız, hangi ölçütlerde yaklaşırız?
Dünya tiyatro yazının seçkin adlarından Tankred Dorst’un, dünya edebiyatının gene seçkin bir yazarından, Miguel de Unamuno’nun “Nada Menos Que Todo Un Hombre” başlıklı öyküsünden uyarladığı “Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış” adlı oyununu, Prodüksiyon Tiyatrosu Zeynep Avcı’nın çevirisiyle sahnelemekte. Dorst’un hemen hemen her oyununda olduğu gibi, seyirci bu oyunda da: “Nasıl yaşamalı” sorusuna yanıt arıyor. Tematik ve motifsel bağlantılar, şaşırtmaca bu oyunda da su üzerinde gezinmekte. Gereç olarak kendi buluşlarını kullanan Dorst; varsayımdan, soyut fikirden yola çıkmıyor, dolayısıyla anlattığı öykü kendi biçimini arıyor. Gereçlerini önceden hazırladığı bir teknede karmak, yoğurmak yerine; elindeki, beynindeki estetik deneyimleri döllenebilir biçime getiriyor. Yeni ufuklar açıyor, seyirciyi sersemletip, bırakıyor.
Oyunu sahneye koyan Işıl Kasapoğlu, Dorst’un kişilerinin yazınsal olarak kendi başlarına yeterli olmadığının; o kişilerin bir başkasının düş gücüne gizli bir özlem duyduğunun fevkalade bilincinde olarak oyunu yönetmiş. Kişilikleri kendi özgürlükleri içinde bırakmış. Krapp da, Julia da, Kont da, Baba da (Cüneyt Türel) gerçekliklerle zaman zaman örtüşmeyen kendi gerçekliklerini kendileri yaratır olmuşlar. Yani, kişiler “kendileri” olmuş. Yöntem de, Saran da, Aksoy da, Türel de kendi kimliklerini bir başkasıyla değiştirdikleri, yine de o kişilikleri kendi içlerine kattıkları bir oluşma süreci yaşamışlar. Kasapoğlu, oyuncu ve rol arasında, bu sürece dahil olan her türlü karşılıklı etkileşim olanağını yaratmış.
Zeynep Avcı’nın çevirisi hiç kulak tırmalamıyor. Sözcükler Öz Türkçe açısından iddiasız, ama özenle seçilmiş. Canan Göknil’in kostüm tasarımı kullanışlı ve zevkli. Yalnız Baba’nın kırmızı “gilet”si dekorla pek uyuşmuyor. Işık tasarlanmamış. Birileri spotları ayarlamış, o kadar. Duygu Sağıroğlu’nun dekoru, sade ve güzel. Joel Simon’un müziği de, oyuna katkı sağlıyor.
Oynanışa gelince, Cüneyt Türel kısacık rolünde gene Cüneyt Türel, yani iyi. Bekir Aksoy, Yöntem ve Saran’ın pek altında kalmıyor. Kont’un fiziksel eylemlerini sıkıştırmış, yoğunlaştırmış, her bir önemli yönelimin ve aksiyonun sentezini elde etmiş. Tilbe Saran, hiç kuşkusuz her oyunda tortu bırakan bir oyuncu. “Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış”ta da öyle... “Julia” karakterini almış, didik didik etmiş. Kimdir Julia, yaklaşımları nedir, ne değildir, bir bir kurcalamış. Stanislavski: “Yaratıcı bilinçdışının gizli bölgelerinin anahtarları bir insan olarak oyuncunun doğasına teslim edilmiştir,” demiş ya, ben Tilbe Saran’ı her seyredişimde Stanislavski’yi anarım ve kendimi Tilbe Saran’ın doğası içinde erimeye bırakırım. Gene öyle yaptım. Julia’da da, bilinçdışına yaklaşımın doğal yolu olarak bilinç yolunu başarıyla kullanmıştı. Duyguları ne denli incelikli olursa olsun, Julia’yı üstbilince, doğaya yaklaştırmış. Üstbilinci, gerçekliğin ya da daha çok doğa ötesinin bittiği yerde, doğanın aklın vesayetinden kurtulduğu, geleneklerden, önyargılardan, zorlamadan kurtulduğu yerde başlatmış. Gene Tilbe Saran, gene kendini aşan bir Tilbe Saran var sahnede..
Selçuk Yöntem, (aksini savlayacak eleştirmen ablam, bacım, kardeşim, ağabeyim olacağını sanmadığım için gerinerek söylüyorum) Türk Tiyatrosunun “paha biçilmezlerinden” biri ve önemlisi. Duyguları, iradeyi, aklı ve bir oyuncunun tüm varlığını devindirecek tutkuları, o tutkuları ateşleyecek coşkuları çok iyi biliyor.
Fernando Krapp karakterini olabildiğince yalın, bir o kadar da derin çizmiş. Nasıl bu denli başarılı olabiliyor? Çünkü, yönelimlerinin derin içsel içerikleri var. Çünkü, içsel tekniğin sırrını ve özünü biliyor. Çünkü, duygularını her an devindiriyor ve işte sadece bu nedenle dahi olsa, yönelimlerinin fiziksel skoruna yaşam vermeyi biliyor. Ve hep başarıyor.
“Fernando Krapp Bana Mektup Yazmış,” her yönüyle sezonun kaçırılmaması gereken oyunlarından. Hele gençlere, hele tiyatroya yeni başlayanlara, hele hele heves salanlara, meraklananlara mutlaka görmelerini salık veriyorum.
İŞİN ÖZÜ: Aşk, imge ve gerçek... Bir anlamda, kördüğüm olmuş yaşam yumağı... “Neme gerek,” demeyin. Ola ki, sizinde oturduğunuz koltukta kendinizi sorgulama gereksiniminiz vardır ya da olacaktır. Kim bilebilir ki!
ÜSTÜN AKMEN
önceki sayfa | sayfa başı
|