Martının Kaderi
Sahnede gerçek sanat vardı. Evet, geçen akşam Kent Oyuncuları'nda Çehov'un Martı oyununu nihayet görebildim ve gerçek sanatın ne olduğunu unutmama ramak kaldığını anladım, beni onlar kurtardı. Türkiye'den uzun süre ayrılmazsanız, Londra'da tiyatroya veya New York'da sergiye, müzeye gitmezseniz, sadece Türkiye'de üretilenlerle yetinirseniz, maalesef, bir zaman sonra gerçek sanatın ne olduğunu unutmak çok kolay, zira örnekleri o kadar az ki! İyi niyetli, dürüst amaçlı nice çaba var tabii ki, ama sanat gelişmek için rekabet ister, karşılıklı beslenmeye dayalıdır, sürekli üretim ve istikrar ister, yoksa dalları azar azar kuruyan bir ağaca dönüşür, cılızlaşır. Ormanın ne kadar seyreldiğini, birkaç gün ısınmak için ağaçları yaktığımızı, yerlerine yenilerini ekmediğimizi unutmuşum meğer. Martı'dan çıkarken, iyi sanatı izlemenin cana can katan sıcaklığı yanında, bu dehşet de vardı yüreğimde.
Rus yönetmen Jossef Raikhelgaouz'u davet ederek ağacı dışarıdan aşılamış Kent Oyuncuları. Sonra, gerçek ekip çalışmasıyla, profesyonel bir ürün çıkartmışlar ortaya. Gerçi, yönetmenin sahneleme talepleri nedeniyle, dekor tam sığmamış sahneye, oyuncular kısıtlı mekanda biraz boğulmuşlar, ama zorunlulukları erdeme çeviren bir yaratıcılıkla ele almışlar kendi sınırlarını. Martı da, insanın sınırlarına ve kusurlarına, Çehov'a özgü sevgi ve hoşgörüyle bakan bir oyun. Çok zor bir oyun. Öyle olağanüstü duyarlı ki Çehov'un gerçekçiliği, bütün inceliklerini sergilemek büyük çaba gerektiriyor. Hem acı çeken, ölümüne ciddi, hem de biraz kendi hayatlarını rol gibi oynayan, hafif gülünç insanlar koymuş sahneye, hepimiz gibi.
Kendi sanatının ışıltısında başka şeyi gözü görmeyen, bencil ve ünlü aktris Arkadina'nın iddiasını, yaşlılık korkusunu, sevgiye ihtiyacını ama öz oğluna sevgi veremeyişini, Yıldız Kenter ustalıkla saydamlaştırdığı için kitap gibi okuyabiliyoruz.
Arkadina'nın çekim alanına zayıf iradesini teslim eden yazar Trigorin ve onun kayıtsızlık tavrıyla ördüğü örümcek ağına bile bile düşen genç ve şöhret budalası Nina arasındaki hayatı ıskalayan aşk, her insanın hayatında yaptığı hataların bir simgesi sanki.
Oyunun sonunda, kendisini gerçekten sevmiş olan bir başka erkeğe, Treplev'e nasıl aşağılandığını ve hayallerinin nasıl kırıldığını anlatan Nina'nın sahnesi adeta bir içtenlik ve sahtelik kokteylidir, oyuncudan imkansızı ister; Tilbe Saran imkansızı başarıyor o sahnede. Müşfik Kenter ise, başkalarını kendi sanatı için araç gibi görüp kullanan bencil yazar Trigorin'in insan olarak zavallı ve gülünç yanını hiç çekinmeden, ustalıkla sergiliyor.
Annesi Arkadina'dan beklediği sevgiyi göremeyen Treplev'in yaralı ve şımarık bir çocuk gibi kendi hayatına kıyışına insan hayıflanabilir. Ama Nina'ya aşkında onun da bencillikten kurtulamadığnı, üstelik masumiyet simgesi martıyı ilk yaralayanın da o olduğunu, Ayhan Kavas'ın çizdiği portre sayesinde unutmuyoruz.
Çehov'da asıl ve ölümsüz kahraman, insan ruhunun çelişkileridir daima. Günah keçilerine ve kolay ahlaki yargılara yer bırakmayacak kadar karmaşıktır insana bakışı. Brecht'in toplumda sergilediği diyalektiği, insan ruhunda daha önce görmüştür sanki Çehov.
Treplev'e olan karşılıksız aşkıyla yüreği acılaştıkça acımasızlaşan Maşa'yı canlandıran Melissa Kenter'i de çok başarılı buldum. Belli ki Kenter ailesindeki tiyatro genleri onun hücrelerinde de yaşıyor.
Rus yönetmen Raikhelgaouz, herkesin kendi hayatını rol gibi oynaması fikrini vurgulayarak, oyun içindeki oyunu simgeleyen amatör köy sahnesini hep ortada bırakmak istemiş, ama bunun bedeli olarak oyuncular sahnede sıkışmış, üstelik zamanın ne kadar acımasızca geçtiği izlemini de biraz zayıflamış. Ama bu kusura rağmen de bu Martı tarihe geçecek bence. Hele Yıldız Kenter'in, Arkadina'nın hem gülünç hem çok insanca iddiasını yansıtacak beden dilini ararken, yıllara meydan okurcasına akrobatik bir gösteri yapması, gözlerimin önünden asla gitmeyecek. 35'inci sanat yılında onun için "mucize" diyen Aziz Nesin'e öyle hak veriyorum ki. Bu ölümsüz sanatçının sahnedeki ellinci yılını kutluyor, Kent Oyuncularına daha nice verimli yıllar diliyorum.
Martının kaderi, hepimizin kaderidir aslında. Hepimizi yaralayan birisi çıkar, hepimiz başkaları için sadece birer öyküyüzdür. Önemli olan, kendi öykümüzü yazabilmek galiba.
Nilüfer Kuyaş - 10.01.1999
önceki sayfa | sayfa başı |